http://noonebelongsheremorethanyou.com/00025
bomboş
sıcak
gün
miranda july okumak isterdim.
Friday, 1 August 2008
olsa da okusak
Thursday, 31 July 2008
not necessarily*
*yağmur denizhan aksanıyla okunacak. (ah.. tapılası kadın. keşke hep konuşsa, ben dinlesem, ama belki artık hiç...)
içimdeki muhalifin ingilizcede en sevdiği sözlerden biri bu. dayatmaların karşı-argümanlarının bismillahı.
-(bla bla bla) ...which means (bla bla bla bla), right?
- (smile) well, not necessarily...(counter-argument)
- but doesn't this phrase paralyse you forever because it successfully renders all your efforts to believe in something and all your will to take this way or the other futile, null and void?
- well, not necessarily...
eski yazlar
Wherever you are, even in California, nothing is more demoralizing than being there and nowhere else. One of the pleasures of travel is to dive into places where others are compelled to live and come out unscathed, full of the malicious pleasure of abandoning them to their fate. Even their local happiness seems tuned to a secret resignation. It never compares, at least, with the freedom to leave. This is when you sense that it is not enough to be alive; you have to go through life. It isn't enought to have seen a town; you have to have gone through it. With an idea, it isn't sufficient to have thought it; you have to have gone beyond. This is the only chance of going through death too, without being definitive.
Baudrillard, Cool Memories II
geceleri uyuyamadığımda sokaklarında yürüdüğüm şehirler var, ayrıntıları gitgide silinen.. gitgide hepsi birbirine benzeyen...
yüreğir'de fırına giderken korsan film satan bir dükkanın önünden geçerdik. yollar taş mı kaplıydı asfalt mı? mersin susanoğlu'nu hatırlıyorum. aklımda kalan yazlık siteleri: dostlar, flamingo, öğretmenler. jasmin court hotel'in önünde inmiştik otobüsten. top şişirmeye gittiğimiz bir petrol istasyonu vardı. bilgisayarları pek yavaş çalışan bir internet kafede ilk dijital fotograf makinemizdeki fotografları diskete almaya çalışmıştım, hahaha disket! bildiğin disket! silifke'de nehrin üstünde kurulu bir kafede ayran içmiştik. buca'da fakültenin bahçesine girmeden hemen önce gördüğüm duvar yazısında ne yazdığını çoktan unuttum. aydın ortaklar'da yaptığımız iğrenç sabah kahvaltısı, bir semaverde sapanca gölünün yansıması... bursa'da otobüs durakları, yokuşlar, ışıkları, bir balıkçı... kumsaz, gemlik, erdek... ankara'da bebekken birilerinin kucağında sarsıla sarsıla indiğim taşlık yokuş, samsun'da altında fotograf çektirdiğimiz bir atatürk heykeli, atlıkarınca... fethiye az mı eski? kanal boyu yürüyüşleri, kuleli koyunda ormandan kozalak toplayıp kıyıdaki çam gölgesinde mangal yakmak, cırcır böcekleri, kaya mezarları, yashica'mla çektiğim ilk fotograflar, akyaka'nın bir dalga soğuk bir dalga sıcak olan denizi, arı kovanları, ilk ve son kez çadırda uyuyuşum... afyon'da kaymak yemiştim, ereğli'de küflü peynir, antakya'da künefe... konya'da kayboluşlarımız, rampalı çarşı.. iskenderun'da bir köpek yavrusu bulmuş, onu aylar(yıllar?) sonra akşehir'de evden uzaklara salmıştık. ne olmuştu ona acaba? zeytinlikler, yaylalar... mola verdiğimiz yüzlerce durak...
yolculuğa dair bir özlem var içimde, ama bu özlem belli bir yaza, belli bir yolculuğa, belli bir anıya dair değil.. bunların yaşanıyor oluşuydu güzel olan... bir sabah beşte uyanıp yola çıkmaktı... kalmak zorunda olmadığın yerlerde kalıp yaşamak zorunda olmadığın yeni şeyler yaşamak...
bir sürü yol, bir sürü anı, bir sürü insan, bir sürü bira... ama artık hiçbir şey eskisi gibi değil. yeni yerler görmeli.
plastik
vapur iskeleye yanaşır, indiğinizde o çakma konak meydanına yürürsünüz. küçük bir saat kulesi, iki palmiye... biraz şuursuzsanız, hayal gücünüz yeterince güçlüyse, o palmiyelerin plastik olduğunu da bilmiyorsanız marmaranın zoraki bir tatil turizmi mevkiinde olduğunuzu belki bir süreliğine unutup mutlu bile olabilirsiniz. bu iki yıldır böyleydi benim için. "tamam, deniz akdeniz değil ama bak, palmiyeler var. güneş de denizin üstünden batıyor." haha. ne hezeyan!
o palmiyelerin gerçek olmadığını öğrendiğimden beri güneşin bu şehrin ufuklarında batarken bıraktığı kızıllık midemi bulandırıyor. sanki o da sahteymiş gibime geliyor. deniz de sıvı plastikmiş zaten... üstünde yüzen kayıklar, balıkçı tekneleri oyuncakmış, gökyüzü de yoğun ve ağırmış, bulutlar da plastik talaşıymış, ben de plastikmişim, ben de sahteymişim, aslında kaşık yokmuş... öğk!
Tuesday, 15 July 2008
Ben, Vesaire
s.37 giderek yoğunlaşan kat kat acıların birinde julia evden dışarı çıkmayı artık "hiç" istemeyebilir. ama çok kişinin de evlerinden "sık sık" dışarı çıkmak içlerinden gelmiyor.
s.45 bir insanın anılarını paylaşması tatlıdır. hatırlanan her şey sevgi dolu, dokunaklı, değerlidir. hiç değilse geçmiş güvenlidir- biz o zaman bunun böyle olduğunu bilmesek de. şimdi biliyoruz. çünkü artık o şey geçmişte kalmıştır; çünkü biz yaşamayı başarmışızdır.
s.49 iyi bir kural: eğer düşünürseniz her toplantı iç karartıcıdır. ama bunu düşünmek zorunda değilsiniz.
dans ettiğim zaman mutluyum.
bana dokun.
s.54 o çarşamba akşamüstü Julia'ya eğer intihar ederse, bunun büyük budalalık olacağını söyledim. benim düşünceme katıldı. onu inandırdığımı sandım. bana budalaca bir şey yapmayı umursamadığını göstererek, iki gün sonra evinden çıkıp kendini öldürdü.
ben budalaca bir şey yapmayı umursamadan edemezdim. dostlarıma budalaca bir şey yapacağımı söylesem bile. gerçekten yaptığım şeyin budalalık olduğuna inanmazdım.
s.56 siz çoğunuz uyurken ben uyanırsam haksızlık olmaz mı? hak! diye alay edin, bunun hakla ne ilgisi var? herkes kendisi için. ama ben sizlersiz uyanmak istemedim.
s.64 (bay) müstehcen bir öğleden sonra bayan yassıyüz'ün bacaklarının arasında eşelenirken, lütfedip boğuk bir sesle kadına sordu:
"bu hayatı seviyor musun?"
bayan yassıyüz: "tanrım hem de nasıl! hayatın böyle olabileceğini düşleyemezdim bile."
"böyle yaşamayı sürdürmek istiyor musun?"
"kuşkusuz!" çocukluğundan beri bayan yassıyüz, ne zaman kuşkulu olsa hep "kuşkusuz" derdi. zamansız ve art arda söylenen bu sözcüklerin zincirleriyle kaygılanmış tir tir titrerken ekledi: "kim başka türlü bir yaşam isteyebilir, düşünemiyorum bile. "
bay müstehcen nemli, buruşuk çarşafların arasında dimdik oturup kadının kalçalarını okşadı, içini çekti. "korkarım burada yeterince kaldın. insan bu tür yaşamdan başka bir yaşamın olanaksızlığını hiçbir zaman düşünmemeli. tüm başka yaşamlar düşünülebilir, düşlenebilir, hatta olasıdır."
çev. Gökçin Taşkın
Susan Sontag, BEN, vesaire, Can Yayınları, 1988
Monday, 7 July 2008
bi kitapçıda bertolt brecht'in günlüğünü elime aldım. hatta elime almak ne kelime, hobaa diye üstüne atladım kitabın. böyle advanced sözlük gibi kocaman bişi. içinden rastgele iki üç günü okuyayım dedim. hahaha bildiin benim blog gibi lan:p "bugün öğleden sonra hiçbir şey yapmadım.. şöle biraz yürüdüm... belki biraz kitap okurum.. mıy mıy mıy mıy" falan böyle. otuz beş milyon hem. hahhhaha. kasmıyorum artık, büyüyünce bertolt brecht bile olabilirim istersem:p
babamla civciv önce bahçe sulamışlar, sonra naylon poşetten uçurtma yapmışlar bugün. babam naylonlarını takmış uçurtmanın, civciv de kuyruğunu düzeltmiş çekerek. şimdi de kendisi hapishanenin doğuşu'nun üstünde oturuyor sağ yanımda. mutlu ve uykulu civcivleniyor. ahan da sıçtı. üzgünüm sevgili. dur, kardeş tuvalet kağıdı getirdi. tamam, izi bile kalmadı. ulan ne civcivler var ya.. hahaha çok postmodern.
Friday, 4 July 2008
kışlar soğuk, yazlar boş
kendimi oyalamak için yapmadığım kalmadı sabahtan beri. Yıkanacak çamaşırlarımı ayıkladım, lisedeki almanca defterimi bulup almanca çalışmaya başladım, internette kendimi oradan oraya attım, dün izlediğim filmle ilgili bir şeyler okudum, ağustosta(?) tutacağımız evle ilgili hayaller kurdum, köpekle oynadım, civcivlerin sesine sinir oldum, babamın bahçeden kopardığı salatalığın yarısını yedim, acaba saçımı kısacık kesip canlı bir renge boyasam nası olur ki diye düşündüm, saçımı toplayıp salondaki aynada kendi fotoğrafımı çektim, iş aradım, bulamadım... bissürü şey. yaz okuluna niye kalmadım ki ben? niye paralarımı bitirdim? bu yaz böyle nasıl geçer? o kadar zaman yazın gelmesini istedim şimdi niye geçmesini istiyorum? tabi bi yaz gelsin, her şey çok güzel olacaktı, değil mi ya? leylekler uçacaktı, yıldızlar çıkacaktı, karıncalar yuvalarına yiyecek taşıyacaktı, dalga sesleri duyulacaktı... bi daha pastoral hayallerle kendimi kandırırsam iki olsun.
görüldüğü üzre artık hiç öyle ulvi yazılar da yazmıyorum. salatalığın yarısını yemişmişim. peh. vallahi bırakın siz bu blogu.
Wednesday, 2 July 2008
02.07.08
10:50
Uğultulu tepelerde keyifsiz, gergin bir sabah...
Ailenin üç üyesi görüş alanım içinde, farklı uzaklıklardalar. Gözlerimi bir ona bir ona bir ona odaklayarak oyunlar oynuyorum. Annem ve ben mutfak masasındayız. Önümüzde yeni hazırlanmış kahvaltı var. Babam mutfak ve salonun oluşturduğu L’nin köşesindeki berjerde oturuyor. Ortanca kardeş L’nin salon ucundaki üçlü koltukta oturuyor. Orada uyumuşlardı. Küçük kardeş uyanma çabası içinde bir an başını kaldırabildiği kadar kaldırıp kadraja giriyor, sonra baş geri düşüyor. Herkes farklı bir yöne dalıp gitmiş. Kimse konuşmuyor. Kimse mantıklı ve yumuşak başlı bir şey söylemek için ağzını açabilirmiş gibi durmuyor. Sonunda mokurdanarak sessizliği bozan annem oluyor.
- Aman sen de bi kalkıp çayı doldurmazsın yani!
- Ama daha kimse sofraya gelmedi ki?!
- Birinin gelmesini mi beklemek lazım? Napacaksın başkasını - kendini düşünsene sen! Sanki başkasının karnına mı yiyiveriyorsun. Kim varsa ona göre doldurursun çayı.(Bu arada iki bardağa çay doldurur.. çay henüz çökmemiştir. Yapraklar bardağın üstünde yüzer..)
- ...
- Niye o kadar az doğradın kaşarı? Bir sürü insan o kadar mı yiyecek?
- Kendimi düşündüm.
- ...
Baba ortanca kardeşe tekrar yatmak için artık çok geç diye söylenerek sofraya geliyor. İkisine çay dolduruyor. Gergin şeyler söylemek yerine saçma şeyler söylemeyi seçiyor.
- Naneyi çok yeme ezgi sen. Tamam, nane mideye iyi gelir derler ama belki de fazlası iyi gelmiyordur. Marul maydanoz değil ki bu ekmeğin arasına bir demet atıp yiyesin... Al bir tane yaprak ağzında dolaştır illa yiyeceksen..
Yanıt vermiyorum, aslında içimden gülümsüyorum. Masanın köşesine oturmuşum, nane tabağına da zeytin tabağına da çok uzağım zaten. Başımı sola çevirip Marmara’ya bakıyorum. Açık, boz bulanık bir renkte, kıpırtısız... Işıktan mavi bile olamamış bir gökyüzü... Bütün manzaralar overexposed. Bundan hoşlanmıyorum. Şekerliğe sinekler konuyor. Önümde doğradığım kaşarlar var, hiç güzel değiller. Reçelle falan oyalanıyorum. Zaten çok geçmeden annem kalkıyor. Ben de sandalyemi sürükleyerek geri çıkıyor, onun boşalttığı sandalyeye geçiyorum. Babam “ballı mısır gevreğiii aman hadi hayırlısı” diye bir şeyler mırıldanıyor. Bunun devrilmiş bir yonca evcimik şarkısı olduğunu sonradan anlıyorum. Gözüne pencerenin yanındaki mısır gevreği kutusu takılmış. Kutunun üstünde kocaman Golden yazıyor. Babam bu kez de başka serbest çağrışımları mırıldanıyor. Dediklerinin bir kısmını anlıyorum bir kısmını anlamıyorum. “.... Golden retriever.... Golden sonra golden elma yedik... Golden Gate... Metro Golden Mayer.... Küçük kardeş rüyasını anlatıyor. Herkesin yirmi yıl yaşlanmış halini görür gibi oluyorum. Cep telefonuma Avea’dan bir mesaj geliyor. Dışarıda bir köpek havlıyor. Gitme yerlerim kaşınıyor.
Tuesday, 1 July 2008
stream of dogsciousness
evden birileri çıkıyor! a, işte o kız! yaşasın, yürüyüş yapacak! hemen ona katılayım. çakıl taşlı yollardan yokuş aşağı iniyoruz. oyh! şuraya işeyeyim. n'olur n'olmaz... bazen onun elinin altından koşarak geçiyorum. böylece o beni sevmiş gibi oluyor. öyle yaptığımda gülüyor.
bi garip yürüyor. arka ayağında bir sorun var galiba. benim gibi fazladan iki ayağı da yok zaten. yazık. n'olmuş ki?
aslında o beni bu şekilde konuşturmayı çok saçma buluyor. gerçi o bir sürü şeyi saçma buluyor zaten. evimin yanına zincirle bağlanmamı da.. hatta ondan bahsederken "sahibim" dememi bile.. hey! grrr! başka köpekler! onu korumalıyım. grrr gırrr!!! dua edin ki o kavga etmemem için yalvarıyor. yoksa gösterirdim size gününüzü...
vay canına, ne güzel bir yere getirdin beni! hiçkimse yok. deniz ve gün batımı sadece bizim sanki. ohh şuraya da yeni çimento dökmüşler. hemen kimse görmeden ayak izlerimi bırakayım. şimdi de denize girip ayaklarımı yıkayayım. hem serinlemiş olurum. başka köpekler kendiliğinden suya girip eğlenmeyi bilmezler pek. ben bilirim. gözünün önünde tuttuğun şey ne? fotoğraf mı çekiyorsun? tamam dur poz vereyim öyleyse.
http://icameisawishot.blogspot.com/2008/07/about-dog.html
Monday, 23 June 2008
bir topalın serzenişi
evde yalnızdım. deniz mavi ve dalgasızdı.
her şey okuduğum bi yazının bana idioteque'i hatırlatmasıyla başladı. yok belki de o antep fıstığının acı çıkması ve bunun da bana çitlembik tadını hatırlatmasıyla başlamıştı..
salonun ortasında manik manik hoplayıp zıplarken ters bi iniş yaptım ve bir buçuk gündür falan sol ayağımın üstüne basamıyorum. hani şu ayağın ortasındaki ve iç tarafındaki çukurluğa yakın aşağı kemik var ya.. o işte. ilk birkaç saatte dur birazdan geçer dedim. sonraki birkaç saatte aslında evde bir koltuktan kalkıp öbür koltuğa yatarken ayağa o kadar da ihtiyacımın olmadığını düşündüm. güneş batarken yine sahile inemeyeceğimi anladığımda biraz üzüldüm. bu sabah ağrıyı geçirmek için türlü yollar denedikten sonra pes edip bir süre böyle yaşayabileceğime karar verdim. ama olmuyor doktur amca, kader mi bu be... ben de artık diğer çocuklar gibi koşup oynayabilmek istiyorum. ühü ühü ühü. hem daha ben bu çarşamba istanbul'a gidecek, sokaklarda sevgiliyle fink atacaktım. yoksa "gıçııırık it gibi gezmek" deyiminin öznesi mi olsam.. off of.
Saturday, 21 June 2008
yaz gündönümü
bu yılın en uzun gündüzü de biterken
müziğim kulağımda
parmak arası terliklerim ayağımda
fotoğraf makinem boynumda
antep fıstıklarım cebimde
batıya yürüdüm.
click for the hottest pics
Wednesday, 18 June 2008
bir dükkan var bildiğim... sadece rüyalarımda gidebildiğim bir köşebaşında bu dükkan. çocukluğumdan beri var orası. biraz pahalıdır fiyatları ama hep çok ilginç şeyler satılır orada. genelde girerim, her şeye bakar bir şey alamadan çıkarım. uzun zamandır gitmemiştim oraya, yolunu bile unutmuştum. dün gece bir sürü karmakarışık rüyanın arasında oraya da girdim. mıknatıs kapaklı kalemler vardı, ilk onlara baktım, sonra elime bir sürü şey alıp bıraktım. bir yandan dükkan sahiplerinin konuşmalarını dinliyordum. zor durumdalarmış, neredeyse dükkanı kapatmak zorunda kalıyorlarmış... bu kez kesin bir şeyler almalıyım diye daha bir dikkatli bakıyorum etrafıma. biri yanıma gelip, ben sizin paranızı neye vereceğinizi biliyorum, diyor. rafların arasında ilerliyoruz, sağda duvarda asılı bir şeyler var... kulaklıklar, raketler... oradan renkli poi'lar çıkarıyor. çok seviniyorum, aaa! gerçekten de! diyorum. beni boş bir odaya alıyorlar, oradaki bir görevli bana bir derste poi çevirmeyi öğretiyor. çok güzel bir his:p
rüyanın bir bölümünde de ceyda'yla ev bakıyoruz. hisarüstü'nde mi beşiktaş'ta mı emin değilim. biçimsiz, bakımsız odalar.. eski bir mutfak... olsun, fark etmez. son girdiğim odayı hemen benimsiyorum. pencereden gökyüzü görünüyor, yerde üç tane yolluk serili, kırmızılı... bizim eski yolluklardan. bir de köşede dikdörtgen şeklinde yapay çim var. eskiden çocuk odasıymış burası herhalde diyorum.
uyandığımda finnegans wake okumaya çalışarak depresyona girme fikri çok uzak geliyor artık. jonahtan culler'ı da rafa kaldırıp douglas adams'ı çıkarıyorum. artık sevgili D40x'im bir pişmanlık kaynağı değil. hiçbir şey değil.
bu gece korkunç bir gece. bir türlü uyuyamıyorum. kendimi çok kötü hissediyorum - hatta "aşşaaalık" bile denebilir.
kafamın içinde bi anti-hero var. durmadan konuşuyor. benim bildiğim her şeyi biliyor, üstüne bi ton da başka şey biliyor. ağzımı açtığım anda ne diyeceğimi kestirip antitezler üretiyor. kendimle çeliştiğim anda(bunu sık sık yapıyorum) fark edip bunu yüzüme vuruyor. gittiğim yollara, vardığım sonuçlara kıçıyla gülüyor. hiç bilmediğim (ama kesinlikle bilmem gereken) önemli kişilere/olaylara/eserlere/teorilere/şarkılara/filmlere göndermeler yapıyor, bir de beklediği tepkiyi vereyim diye gözümün içine bakıyor. ilgilendiğim her şey aslında çok boşmuş gibi geliyor onun yüzünden. ilgilenmem gereken bir sürü başka şey varmış da ben onlarla ilgilenmiyormuşum gibi... yıllardır zamanımı boşa harcamışım, iki yüz seksen dört kitap falan geride kalmışım, o kitapların da hepsi accayip kalın, uzun cümleli falan zor kitaplarmış gibi... beyaz çikolatalı mocha içerken, hoydur hoydur gezerken kaçırdıklarım yüzünden artık beyinsiz bir yaratığa dönüşmüşüm ve asla bunu telafi edemezmişim gibi... küçücük ve değersizmişim gibi...
insan bu suretle kendi ağzına sıçabilir.. kendi kendini ağlatabilir, mahvedebilir, aç uykusuz bırakabilir...
kesin boşluktan oluyor bu. her şey bitti ve evdeyim.
başımı sola çeviriyorum, kıpkırmızı bir güneş denizin üstünden batıyor, sağa çeviriyorum, dolunay doğuyor. üç yerden üç değişik kuş sesi geliyor. köpekler havlıyor. yediğim önümde, yemediğim arkamda... hiçbir şey yapmak zorunda değilim ve istersem bir sürü şey yapabilirim. yüzebilirim, koşabilirim, hamakta sallanabilirim, istediğim şeyleri okuyup yazabilirim, yıldızları sayabilirim, fotoğraf makinem, boyalarım beni bekler... tam da o yoğun zamanlarda hayalini kurduğum şeyler belki; ama içim öyle sıkılıyor ki...
sıkıntıdan hayallerimi yıkıyorum.
sıkıntıdan umutlarımı yıkıyorum.
inandığım şeylere inanmaz oluyorum.
çabuk zaman geçsin. zaman geçsin çabuk. zaman çabuk geçsin.
Tuesday, 17 June 2008
locus classicus
...
she turns and looks a moment in the glass,
hardly aware of her departed lover;
her brain allows one half-formed thought to pass:
'well now that's done: and I'm glad it's over.'
when lovely woman stoops to folly and
paces about her room again, alone,
she smoothes her hair with automatic hand,
and puts a record on the gramophone.
...
(t.s.eliot – wasteland III)
Monday, 16 June 2008
bir dostun ölümü ve hissizlik...
neşeli, hareketli ve zeki bir çocuktu o. artık yok.
üç gündür hep ondan konuşuluyor. yaptıkları anlatılıyor. üzülünüyor. etrafta hep onu hatırlatan bir şeyler var. evdeki masaüstü bilgisayarda onun adına oturum hesabı bile vardı. boğazlar düğümleniyor...
köpekten bahsediyorum. benim gölge adını vermeye çalıştığım... ilk geldiği gün ağlarken kucağıma alıp sakinleştirdiğim, sevip uyuttuğum, aynı anda nefes alıp verdiğim... çok seviyordum onu.
biz istanbul'dan dönerken bir kaza olmuş.
aşağı yola bakkala indiklerinde onu otobüs ezmiş.
öğrendiğimde tepki vermiyorum. uyuşmuşum.
yitirmek neden beni mahvetmiyor? neden.. neden ??
Saturday, 14 June 2008
yurtta son sabah
kız gözlerini açtı. yatağında yalnızdı. duvarda bir kertenkele yürüyordu. aşağı... yukarı... yeşil olmayan bir kertenkele... o gözden kaybolana kadar daha yatayım, sonra kalkarım diye düşündü. kertenkele yukarı yürüdü, görünmez oldu. birazdan yine aşağı iner, diye düşündü kız. saate baktı. daha üç dört saat ancak uyumuştu zaten. pencerenin alt çaprazından bir kelebek girdi kadraja, üst çaprazdan çıktı. bir kedi miyavladı. bir ambülans geçti. biri koli bandıyla büyük bir kutuyu bantladı. biri valizinin fermuarını çekti. kertenkele yine aşağı indi. kız kendini sıkıp biraz daha uyudu. güneşe ve bütün seslere rağmen uyudu. on beş dakika kadar... sonra yine uyandı. yine yatağında yalnızdı. yine saate baktı... yatağında yalnız olmayana kadar uyumaya devam etmek istedi, ama tam o saatlerde, yirmi dakika güneyde, bir yazıcıda onun için bir kağıt yazdırılmıştı. bir sınav kâğıdı... hem daha hayatını kolilere ve çantalara tıkıştırması, eve götürmesi gerekiyordu. hem artık kertenkele gitmişti. kalkması gerekiyordu. gerekeni yaptı. kalktı.
Thursday, 12 June 2008
merhaba evlat. hoş geldin. demek sıra sende...
şimdi bir süre etrafına bak. söylemleri görebiliyor musun? güzel, onları iyice bellemen gerek. bir sürü şeyin tadına bakmalısın, hayır, onunkine olmaz! bunlara bak. nasıl? sakın ona burnunu sokma. bunları dene. sokul insanlara, yaklaş, konuş... dur! onlara demedim, bunlara sokulmalısın. evet. saldırıyorlar değil mi? bir şeyler anlatıyorlar, sorular soruyorlar, hareketlerini sorguluyorlar. seni değiştirmeye çalışacaklar, kendi yanlarına çekmeye çalışacaklar. güçsüzsün. yoruluyorsun. artık güçlenme vakti. haydi, acele et, söylemini seç. güzel, demek seçtin. onun yanında bonus olarak şu söylemleri de alıyorsun. bu durumda şu müziği dinlemeli, bu filmi izlemeli, şu gazeteyi takip etmeli, şu yazarları okumalısın. sakın şu markalı ürünleri tüketme. sana giyecek bir şeyler de lazım. çıkar o üstündeki paçavraları. bunları giy. şu ses sana itici gelmeli, şu koku sana nefret ettiğin şeyleri hatırlatmalı. bunu ye, tadını seveceksin. insanlarla şöyle selamlaşmalısın. o semtte yaşarsan rahat olamazsın, gel şöyle bu semte. çünkü o söylemi seçtiğin için şu anda dünyanın yüzde şu kadarı dostun, yüzde bu kadarı düşmanın. geri kalanlar da önemli değil zaten. evet, seni sevenler ve senden nefret edenler var. senden nefret edenlere bok at. seni sevenlerin osuruğunu kokla. hep çoğul konuş. “biz” de, “onlar” de... zor mu geliyor? hayır, hiç de zor gelmemeli. inan böylesi çok daha kolay. bütün sorulara hali hazırda yanıtların var artık. “onlar”a saldırabileceğin hazır silahların var. “biz”i savunabileceğin hazır mekanizmaların... artık hep haklısın. “onlar” bilmez, “onlar” haksız. artık ne yapmak istediğin konusunda da emin olmalısın. tabi ki onu yapamazsın. şunlardan birini seç. tamam. haydi, bir şeyler üret. hayır, onu üretme, ne gereği var? bunu üret, işe yarasın. dur. nefes al. şimdi âşık olman gerekiyor. ne? o mu? hayatta olmaz! ona âşık olamazsın. bunlara bak. tam sana göreler. oldu mu? güzel, bu kadar eğlence yeter. artık.... ?!... sen beni dinliyor musun? ... ne? sıkıldın mı? demek oynamak istemiyorsun. öyleyse git ve hayatını piç et. kimin umurundasın ki? keyfin bilir. senden adam olmayacağını anlamıştım zaten.
Monday, 9 June 2008
kitten season in bogazici
I like this season when there are many kittens around and peaches are getting more and more succulent...
I am a "normal" female human being in that I think a bunch of kittens is one of the sweetest images that can be on earth. yet, I did not want to be too assertive by putting all the photos here.
here they go:
http://www.icameisawishot.blogspot.com/



